Vakfımızın Başkanı

ozden-toker

Annem Mevhibe İnönü ile babam İsmet İnönü, eşim Metin Toker’in koyduğu isimle anılan, baba evimiz Pembe Köşk’te 48 yıl yaşadılar. Oraya taşındıkları zaman, hep birbirlerinden uzakta, biri savaş cephelerinde, diğeri ise cephe arkasında geçen 9 yıllık evliydiler. Babamı 1973 yılında kaybettiğimiz zaman biz, eşim ve çocuklarım, annemle oturmaya devam ettik.

1983’te İnönü Vakfını kurduk. Annem vakfın başındaydı. Onu kaybedince iş bana düştü. Şimdi İnönü Müze Evi, Pembe Köşk’e gelenler karşılarında beni buluyorlar.

Ben, (Özden İnönü Toker) onları kapıdan alıp zaman tünelinde bir yolculuğa çıkarıyorum. Eskilerden başlayarak Kurtuluş Savaşımıza, Cumhuriyetin kuruluşuna, devrimlere, bugüne kadar geliyoruz. Bizim evde zaman durduğu için her anıyı 80 sene evvelki haliyle aynı yerde bulabiliyor, tekrar yaşayabiliyorlar. Rehberliklerini yaptığım çocuklar bana hep hayretle bakıyorlar. Hem Atatürk’ü görüp, elini öptüğüme, hem de hala karşılarında olmama şaşıyorlar.

Sonra da hepsinin söylediği ortak bir söz var:

“Ne kadar şanslısınız!”

Doğru, ben de çok şanslı olduğumu biliyorum. Ağabeylerim ve ben Cumhuriyetin ilk 10 yılında doğmuş Cumhuriyetin ilk kuşağının çocuklarıyız. Kurtuluş Savaşını kazanmış, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, Devrimleri hayata geçirmiş insanlar arasında gözümüzü açtık ve onlarla, Cumhuriyetle beraber büyüdük. Cumhuriyet heyecanımız hiç eksilmedi ama Cumhuriyete karşı duyduğumuz sorumluluk gittikçe artmaya başladı. Bize, gözleri parlayarak “Ne kadar şanslısınız” diyen, karşımızdaki bu gençlere, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, çok şey borçlu olduğumuzu biliyoruz.

İşte bu borcu ödemek için babam İsmet İnönü’yü kaybettikten 10 yıl sonra aile olarak İnönü Vakfını kurmaya karar verdik. Evlerimiz, Pembe Köşk, Heybeliada’daki yazlık, İzmir’deki babamın doğduğu ev, hep ilk hallerinde kalmışlardı. Eşyaları, perdeleri bile değişmemişti. Babamın belgeleri, mektupları, yazışmaları, 5000 kitabı, özel eşyaları, annemin yüzlerce giysisi, özel nesneleri, hepsi elimizin altında, bizi bekliyordu. Bunları kendimize saklamaya hakkımız yoktu. Paylaşacağımız sadece, bizim ailemizin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin hikayesi, anıları, tarihçesiydi.

1983 yılında amatörce başladığımız bu vakıf işinden çok şey öğrendik. Devamlı müze haline dönüştürebilinceye kadar Pembe Köşk’ü senede iki defa halka açmaya başladık. Her sene artan ziyaretçi sayısı bize ne kadar doğru bir iş yaptığımızı gösterdi. Son Cumhuriyet Bayramı döneminde bazı günler 700’ü aşan ziyaretçilerimiz oldu. İlk Cumhuriyet Kuşağı anılarımızı paylaşmak isteyince, bizim gibi düşünen, hisseden ne kadar çok ailenin var olduğunu gördük. Bizim gibi binlerce, milyonlarca Cumhuriyet ailesi vardı.

Vakıf olarak bununla kalmayıp, Pembe Köşk’ün dışına çıkıp ülkemizin değişik bölgelerindeki üniversitelerde toplantılar, paneller, konserler düzenleyerek gençlere ulaşmaya çalıştık. Ama bunun da yetmediğini gördük.

Şimdi de bu web sayfamızla sizlere daha yakın olmaya çalışıyoruz. Umarım başarırız..

Saygılarımla

Özden Toker