14 Mayıs İnönü'nün 27 Mayıs Bayar-Menderes'in Eseridir - Metin Toker - Mayıs 1990

14 Mayıs İnönü’nün 27 Mayıs Bayar-Menderes’in Eseridir – Metin Toker – Mayıs 1990

14 MAYIS İNÖNÜ’NÜN, 27 MAYIS BAYAR-MENDERES’İN ESERİDİR (1)

6.05.1990

Mayıs çok partili siyaset hayatımızın en önemli iki kilometre taşını günleri arasında bulundurur. Bunlardan biri 14 Mayıs, diğeri 27 Mayıs’tır. Biri kırk, öteki otuzuncu yılını bu ay dolduruyor. Üzerlerinde biraz durup düşünmede yarar var. Çünkü demokrasimiz yine kritik bir dönem geçiriyor.

İki değerli sanatçımızın iki yeni sergisi beni, içinde yakından yaşadığım o günlere geri götürdü. Karikatürist Turhan Selçuk ile 1950’li yıllarda Akis’te beraber çalıştık. Hatta yazar kardeşi İlhan Selçuk da Ankara’da askerliğini yaparken bize yardım etti. Turhan, en güzel karikatürlerinden birçoğunu Akis için çizmiştir. Çok partili siyaset hayatımızın kesintisiz sürdürülebilmesi için çok uğraş vermiştir.

Olmadı.

İkinci sergi, ressam Bedri Baykam’ınki, unutulanları hatırlamak, bilinmeyeni göstermek, çarpıtılmışı doğrultmak amacını güdüyor. Bu, 27 Mayıs’tır.

14 Mayıs’ın da 27 Mayıs’ın arkasında iki söz vardır. Bunlar iki tavrı simgeler.

14 Mayıs’a kudret sahibinin, “Seçimi kaybedersek, gördünüz diyeceğim, bu şeref de benim” sözüyle gidilmiştir.

27 Mayıs’ın öncesindeki kudret sahibinin sözü ise “Ben kendime sabık Başbakan dedirtmem” idi.

Bu iki kilometre taşı, 14 Mayıs ve 27 Mayıs, bu sözleri söyleyenlerin eseridir. Birincisi, birinci sözü söyleyenin, ikincisi ikinci sözü söyleyenin. Hiç kimse rolleri tersine çevirmeye kalkışmamalıdır.

KÖTÜ BAŞLAYAN İYİ BİTTİ

Türkiye’de çok partili siyaset hayatı kötü başladı, bir süre çatık kaşla bitti, iyi gitti.

Devrin ayıbı 21 Temmuz 1946 seçimleridir.Çok hile yapıldı. Tutanaklar açıktan değiştirildi. DP adaylarının kazandıkları başka yerlerde CHP adayları milletvekili ilan edildiler. İstanbul’da yakışıksız pazarlıklar oldu.

Bunlar kaçınılmaz mıydı?

Evet kaçınılmazdı. Çünkü bunların hepsi o günkü “açık oy gizli tasnif” sisteminin tabiatında var. Nitekim sistem değiştirilip demokrasilerde doğal “gizli oy açık tasnif” kuralına geçildiğinde o tarz oyunlar mümkün olmaktan çıktı.

1950 seçimlerinde de, 1954 seçimlerinde de, 1957 seçimlerinde de ve bütün ondan sonrakilerde…

Sandık başına gidilirken türlü tertipler her zaman oldu. Ama sandıktan, sandığa giren çıktı.

21 Temmuz 1946 seçimleriyle 12 Temmuz beyannamesi arasındaki “çatık kaş” politikası kaçınılmaz mıydı? Buna da “Evet, kaçınılmazdı” diyenler vardır. Bunlar o sıralar ortaya atılan “Türkiye üzerindeki Rus talepleri”ni de sebep göstermektedirler.

O günleri gazeteci olarak olayların ta içinde yaşamış biri olarak ben derim ki: “Hayır, kaçınılmaz değildi.”

Bir defa DP 1946 seçimleriyle kurulmuş Meclis’in meşruluğunu hiç tartışmamış, buna katılmamayı en azından “dört kurucu” aklının köşesinden dahi geçmemiştir. İlk günden katılmışlar, son güne kadar kalmışlar. Ve pek de iyi etmişlerdir. Çünkü 14 Mayıs 1950’ye oradan katkıda bulunmuşlardır. (Bk. “Tek Partiden Çok Partiye” – Metin Toker- Bilgi Yayınevi, 1990)

Ama bunun bir sebebi de bilmeleriydi ki, hile yapılmasaydı sadece sayısal sebeplerden, kendileri iktidar olmayacaklardı.

Rus taleplerine gelince… Hiç ilgisi yoktur. Bunların reddinde DP hep, CHP ve İnönü iktidarının yanında olmuştur.

Bunu söylerken, Ankara’da gözlediğim bir olayı bütün renkleriyle hatırlıyorum.

Demokratlar, başlarında Bayar ve kurucular Meclis’ten çıkmışlardı. Yaya olarak Ulus’tan yukarıya doğru kıvrıldılar. Halk müthiş sevgi gösterileri yapıyordu. Birden ortam öyle bir hal aldı ki sanki iktidarın meşruluğu kabul edilmiyordu.

Rus taleplerini reddetmiş bulunan iktidar!

İşte Demokrat büyükler bunu reddettiler ve o sıralar orada bulunan Anadolu Kulübü’ne girip tertibi boşa çıkardılar.

12 TEMMUZ MÜTAREKESİNDEN 14 MAYIS’A

Çatık kaş politikasının kaçınılmaz olmadığı şuradan da bellidir ki Cumhurbaşkanı İnönü, Başbakan Recep Peker ile muhalefet lideri Celal Bayar’ı toplayıp “iktidar ile muhalefetin iyi geçinmesi” esasına dayanan 12 Temmuz 1947 bildirisini –o zamana ona “beyanname” diyorlardı, demokrasi tarihimize o isimle geçmiştir- yayımlamasını ve arkadan Peker hükümetinin değiştirilmesini takiben ülkenin yönetilebilmesinde çatık kaşa ihtiyaç bulunmadığı anlaşılmıştır.

CHP’de çok kimse hele 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra İnönü için “İyi halt etti! İşte, iktidardan olduk” demiştir ama ben hep inanırım ki 14 Mayıs İsmet Paşa’nın en ulu eserlerinden biridir.

İnönü zaferleri, Lozan barış antlaşması ve İkinci Dünya Savaşı politikası düzeyinde.

YARIN: İYİ BAŞYLAYAN KÖTÜ BİTTİ

METİN TOKER’İN NOT DEFTERİNDEN

14 MAYIS İNÖNÜ’NÜN, 27 MAYIS BAYAR-MENDERES’İN ESERİDİR (2)

07.05.1990

Çok partili siyaset hayatımızın birinci dönemi, 1946-50 arası, 14 Mayıs’ta coşkulu bir şekilde, bayram sevinci içinde tamamlandı. Seçim yapılmış, iktidar el değiştirmişti.

İkinci dönemi, 1950-60 arası da aynen, coşkulu bir şekilde, bayram sevinci içinde, halkın sokaklara dökülmesiyle 27 Mayıs’ta bitti.

Ne yazık ki, seçimle değil. Seçim yolunu kapatan, bunu mümkün sanan gafil bir iktidarın, “Ben kendime sabık başbakan dedirtmem” inadındaki bir zihniyetin memleketin sağlam kuvvetleri tarafından devrilmesiyle…

“Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları – 1944/1973” dizisinin bu ay sonlarında yayımlanacak ikinci kitabı, “Demokrat Parti’nin Altın Yılları – 1950/54” şöyle başlamaktaydı:

“Türk demokrasisinde 1950-54 dönemi başka türlü yaşansaydı siyaset hayatı değişik gelişme gösterecekti. 27 Mayıs bir açıdan o yaşamın kaçınılmaz sonucu olmuştur.”

1950-54 devri pırıl pırıl ve yarasız beresiz, eksikleriyle ama umutlu bir şekilde açılmıştır. İktidar partisi DP’nin elinde, CHP’nin kendinden olacağını sandığı bir çoğunluk vardı. İsmet Paşa ve CHP’nin Meclis’e dahi girememiş son liderleri bunu demokratik rejimi daha da pekiştirmek için kullanmayı planlıyorlardı. Bir anayasa mahkemesi kurulacaktı. Anayasa’da gerekli değişiklikler yapılacaktı, nisbi temsil kabul edilecekti, komünizmi ve irticaı yasaklayanların dışındaki “anti-demokratik kanunlar” kaldırılacaktı, iktidar-muhalefet ilişkileri, radyonun kullanılması dahil, tam uygar düzeye getirilecekti. Hürriyetler geliştirilecek ve iş hayatında, sosyal alanda ilerlemelere geçilecekti. CHP o tarihte 1961 Anayasası’nın bir çok prensibini zihinde ve yüreğinde kabul etmişti. Bunları seçim beyannamesinde açıklamıştı da..

Mademki bu çoğunluk CHP’ye nasip olmamıştı, ama kağıt üzerinde aynı demokratik ilkeleri, hatta daha ilerisini benimsemiş öteki partinin, DP’nin eline geçmişti, niçin aynı aşamalar onun kararlarıyla gerçekleştirilmemiştir?

Çünkü DP büyükleri demokrasiyi, ayrıldıkları CHP’nin büyüklerinin elinden iktidarı almak ve idareyi aynıyla, kendi yönetimlerinde sürdürmenin bir aracı olarak görüyorlardı. DP organı Zafer gazetesinde 14 Mayıs’tan pek kısa bir süre sonra yayımlanan şu dize DP büyüklerinin zihniyetinin tipik bir ifadesini oluşturmaktadır:

“Gafil odur elindeki malı verir veresiye.”

“Kafesteki kuşu salıverir gelesiye!”

CHP iktidarı “gafilce” salıvermişti. Bunu DP ele geçirmişti. Onu geri vermek niyeti yoktu.

Vermeyebileceğini sandı.

“BİZ SİZE BİR VAATTE BULUNDUK MU Kİ?

Bütün 1950-60 arası İsmet Paşa’nın ve CHP’nin “rejimin teminatı”nı DP’nin sağlamasını istemesiyle geçmiştir. Bazen sertleşerek, bazen, “bahar havası” denilen günlerde yumuşayarak, alttan alarak… CHP hiçbir zaman bunlardan vazgeçmemiştir. 1950 arifesindeki prensiplerine CHP hep sadık kalmıştır. Daha 1953’te Parti Meclisi bir bildiri yayınlıyor ve Anayasa’da yapılması gereken değişiklikleri sayıyordu: Anayasa Mahkemesi kurulmalıydı, nisbi temsil kabul olunmalıydı, anti-demokratik denilen kanunlar kaldırılmalıydı, parlamento iki meclisten oluşturulmalıydı, cumhurbaşkanını böyle bir parlamento seçmeliydi, sendikaların elinde grev hakkı bulunmalıydı, partizan hareketlere karşı tedbir alınmalıydı, yargıçlar teminata kavuşturulmalıydı, basın hürriyeti kanunla korunmalıydı. CHP devrimlerin muhafazasında ve irticaa karşı savaşta iktidarı desteklemeye her zaman hazırdı. Siyasi mücadelenin uygar usullerle yapılmasından da yanaydı.

Ama bunlar gerçekleşmeden demokrasi sağlanmış olmayacaktı.

CHP’nin 1960’a gelinirken yayınladığı “ilk hedefler bildirisi” ve 1961 Anayasası’na bunların hepsini koydurtmuş olması sadece tutarlılığın değil, içtenliğinin de ispatıdır.

Tuhaf olan şudur ki muhalefet döneminde DP hemen hemen aynen bunları istiyordu. Tam dört yıl bunları haykırmış, bunları belirtmişti. Ancak, 1953’te artık başbakan hırkasını giymiş Adnan Menderes Meclis’te şunları söylüyordu:

“Yargıç teminatına lüzum yok. Bugünkü demokratik anlayış ve tatbikat içinde mahkemelerimizin partizanlık tesiri altında bulundurulabilecekleri tasavvur ve endişelerine yer yoktur.”

Hem, kendilerinden ne isteniliyordu? O yılın Mayıs’ı başındaki bir basın toplantısında başbakan şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla diyordu ki:

“Bizim seçim beyannamemiz ortadadır. DP’nin vaatleri diye bir liste yoktur ki. Anti-demokratik denilen kanunlara geline, onların içinde de rejime taalluk eden ağır hükümlere rastlanmamaktadır.”

“Hafıza-i beşer nisyan ile malul” idi de bu kadarı, hele 1953’te gerçekten çoktu. Çünkü DP’nin öngördüğü demokratik rejim taslağının henüz mürekkebi bile kurumamıştı.

DP’NİN “MECLİS EGEMENLİĞİ” KAVRAMI

Aynı sıralar, anayasa mahkemesi fikrini DP şu gerekçeyle reddediyordu:

“Parlamenter rejimlerde, millet meclislerinin milli egemenliği mutlak bir şekilde temsil ettiği rejimlerde bu rejimlerin dayandığı prensiplerle anayasa mahkemesi kavramı birbirleriyle uyuşmadıklarından böyle mahkemeler kurulması mümkün değildir.”

Onun için bu meclis, hilafeti geri getirmeye karar verse ne olur? Bu meclis elindeki ve elinde olmayan yetkileri bir sivil cuntaya devretse ne olur? Bu meclis seçimleri şu partili veya bu partisiz yapmayı, hatta hiç yapmamayı kanunlaştırsa ne olur? Ülkede azınlığa düşmüş bir iktidar partisi grubu o meclisi sultası altına alsa ne olur? 14 Mayıs yolu kapatılırsa ne olur?

27 Mayıs olur.

YARIN:27 MAYIS OLMASA NE OLACAKTI?

METİN TOKER’İN NOT DEFTERİNDEN

14 MAYIS İNÖNÜ’NÜN, 27 MAYIS BAYAR-MENDERES’İN ESERİDİR (3)

08.05.1990

27 Mayıs 1960’ta Türkiye’de, Atatürk’ün meşhur deyimiyle “manzara-i umumiye: genel görüntü” nedir?

TBMM kendi içindeki artık ülkede çokluğu temsil etmediği çıplak gözle görülen DP Grubu’nun oylarıyla – o da, hepsi değil – bütün yetkilerini “Tahkikat Komisyonu” adını taşıyan bir sivil cuntaya devretmiştir.

Kendi sahip olduğu yetkileri ve kendi sahip olmadığı yetkileri.

TBMM kanun yapma yetkisine sahiptir. Bunların uygulanması yetkisi icraya, Bakanlar Kurulu’na aittir ama diyelim ki o da, bir açıdan, TBMM denetimi altındadır. TBMM’nin yargı yetkisi kesinlikle yoktur. O “Türk Milleti adına” karar veren bağımsız mahkemelerindir. TBMM onu ne denetleyebilir, hatta ne, onun kararlarını tartışabilir.

Tahkikat Komisyonu’nun ise kararları kanun kuvvetindedir. Bu kanunları Tahkikat Komisyonu uygular. Onlara uymayanlara cezaları -hapis ve para cezaları- Tahkikat Komisyonu verir.

Bu komisyonun yetkileri nelerdir?

-Her türlü siyasi faaliyeti tatil edebilecektir. Tatil etmiştir.

-İstediği gazeteyi, matbaasıyla birlikte kapatabilecektir ve bunun haberinin yayınlanmasını da yasaklayabilecektir. Akis’i hemen o gün, matbaasıyla birlikte kapattı ve haberin yayımlanmasını da yasakladı. Akis çıkmayınca telefonlar yağdı. Kapatıldığımızı söyleyemezdik ki…Cevap verdik: “Aaa!.. Bu hafta çıkarmayı unutmuşuz…” Cin gibi Akis okuyucuları “Anladık… Anladık…” diye kahkahalar atıyorlardı. Başka gazeteler de kapatıldılar.

-Komisyon savcı, sivil ve askeri yargıçların bütün yetkilerini kullanabilecek, ilgili kanunların hiçbiri artık geçerli olmayacaktı. Böylece iktidar polisinin yakaladığı kimseler, yargıçlar tarafından serbest bırakılmayacaktı.

-İstediği yeri basabilecek, her türlü evrak vesaik ve eşyayı istediği gibi zaptedebilecekti. Neler basılmadı ki?

-Bu komisyonun kararlarına karşı koymanın cezası 1 yıldan 3 yıla hapisti. Hemen infaz olunacaktı.

-Bu komisyonun kararlarının uygulama ve infazında hangi memurun ihmali görülürse 6 aydan 3 yıla kadar derhal hapsedilecekti.

-Tahkikatla ilgili olayları ifşa edenler komisyon tarafından 6 aydan 1 seneye hapsedilecekti.

-Tahkikat sırasında yalan şehadette bulunanlarla yalan yere yemin edenlere komisyon, ceza kanunundaki cezaları bir misli artırarak verecekti.

Ve, en önemli yetki: Tahkikat Komisyonu’nun kararlarına itiraz hakkı yoktu.

Olacak şey değildi ama, oldu.

27 Mayıs olmasaydı Türkiye bu rejim altında yaşatılacaktı.

27 Mayıs’tan sonra, olmaması gerekenler oldu, ama 27 Mayıs olmasaydı nelerin olacağını da bilmek lazımdır.

Bayar-Menderes ikilisinin eseri 27 Mayıs’ın yerine, İnönü’nün eseri 14 Mayıs tekrarlansaydı fena mı olurdu?

27 Nisan’da İsmet Paşa da “12 Celse için” Meclis’ten kovuldu.

HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ AMA…

Tam bir ay, halk bu yönetime karşı çıktığını belli etmek için sokaklara döküldü. Bedri Baykam’ın sergisinin temelindeki “555-K: Beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da” olayı bu gösterilerin en meşhurudur. O gün, oralarda, o saatte görünmek hatasını işleyen Başbakan Menderes hırpalanmaktan gene bir gazetecinin, devrin Hürriyet muhabiri rahmetli Emin Karakuş’un emektar Volkswagen’ine binerek kurtuldu. Tepki o derecede büyüktü. Gösterilerin başını üniversite gençleri çekiyordu. Rivayet olunur ki Menderes, Bayar’a istifasını teklif etmiş, komiteci cumhurbaşkanı ilkel “dere geçilirken at değiştirilmez” itirazıyla bunu reddetmiştir.

Ben Adnan Menderes’in bu değişik anlayışa samimiyetle geldiğine dair elimi ateşe sokmam Menderes kendisinde misyon vehmediyordu.

Halk bir ay sokakta kaldı. İnanılmaz bir “devlet araçları terörü” estiriliyordu. Devlet araçlarının önünde – o zaman televizyon yoktu- radyo geliyordu. Radyo saatlerce Menderes’in, başta İnönü, arkasında “kara cüppeli üniversite hocaları” ile “basın mensupları”, hoşlanmadığı herkese küfürlerini yayıyordu. Ama bunları cevapları bir dakika bile yayımlanmadı. Cevaplar yok muydu? Vardı. Mesela İsmet Paşa diyordu ki: “Ben tek parti devrinde karşımda iki büklüm gezen üniversite hocası hatırlamıyorum. Ama istediğini elde etmek için benim dahiyane irşatlarımdan bahseden ve karşımda iki büklüm olan bir politikacıyı mükemmelen hatırlıyorum.”

Bu Adnan Menderes idi.

Bunları radyo vermiyordu. Bunları gazeteler yazmıyordu. Ama her biri anında duyuluyordu: Kulak gazetesinden, fısıltı gazetesinden… İsmet İnönü’nün Meclis kürsüsünden söylediği sözlere dahi Meclis başkanları yasak koyuyorlardı. 27 Nisan’daki meşhur nutuk zabıtlarda bile yoktur. Çünkü oradan da çıkartılmıştır.

Bunlar da anında duyuluyordu: Gizli çoğaltılan bildirilerden. Bildiriler asker sivil devlet dairelerinde basılıyordu. Ankara’da Harp Okulu da yürüdü.

Kurulan yönetime Türkler boyun eğmeyeceklerini, demokratik haklarını en cesur tarzda sokaklara dökülüp kullanarak gösteriyorlardı. Onlar üzerine orduyu sürme teşebbüsü ilk, iktidardan geldi. Sıkıyönetimi Nisan sonunda o ilan etti. Fakat asker haklara karşı değil, haklardan yanaydı. Zaten bir “milli ordu” nasıl başka türlü olabilir?

İktidar anlamamakta direniyordu. Bugün Doğu Avrupa’daki, seçimsiz gelmiş iktidarların anladığını 14 Mayıs seçimleriyle gelmiş iktidar anlamıyor, bir başka 14 Mayıs’la gitmeyi kabul etmiyordu.

14 Mayıs kapısı kapatıldığından ve sadece ondan dolayıdır ki 27 Mayıs kapısı açılmıştır.

Çok yazık olmuştur.

YARIN: 27 MAYIS NEDİR, NE DEĞİLDİR

METİN TOKER’İN NOTDEFTERİNDEN

14 MAYIS İNÖNÜ’NÜN, 27 MAYIS BAYAR-MENDERES’İN ESERİDİR (4)

09.05.1990

Eğer 1960 yılının başında DP iktidarı ile CHP muhalefeti arasında fiilen kararlaştırıldığı gibi seçimler o ilkbaharda, Mayıs’ta yapılsaydı ne olurdu? Tasarı komisyona sevkedilmişti bile…

Her halde muhalefetteki parti iktidara, iktidardaki parti muhalefete geçecekti. 14 Mayıs 1950’de olduğu gibi…

Kıyamet de kopmazdı. Üstelik, çoğunluk sistemi dolayısıyla 1950’de doğan “çokluk istibdadı” eğilim değil, sayısal açıdan dahi yeni Meclis’te bulunmazdı. Çünkü 1960’ın başındaki o temaslarda, bir seçimde şansını fazla bulmayan DP, CHP’nin nispi temsil esasına çok yanaşmıştı.

Düşünmek lazımdır ki eğer 14 Mayıs 1950 seçiminde yüzde 53.59 oranında oy alan DP 408, yüzde 39.98 oranında oy alan CHP sadece 69 milletvekili çıkardıysa bunun sebebi çoğunluk sistemidir. Nispi temsil geçerli olsaydı DP’nin 261 milletvekiline karşı CHP’nin 195 milletvekili bulunacaktı.

1960 Mayıs’ındaki bir seçimde çok muhtemeldir ki bunun üç aşağı, beş yukarı tersi meclis oluşacaktı ve 1961 anayasası oyla gelmiş o meclis tarafından gerçekleştirilecekti. Partiler arasında dengeli bir tahterevalli kurulacaktı ve bir veya birkaç seçim sonra iktidar ile muhalefet yeniden yer değiştirecekti.

Bunu sadece ve sadece “Ben kendime sabık başbakan dedirtmem” diye direnen bir zihniyetle onun sultasına girmiş, çoğu sokaktan geldiği için sokağa dönmekten öcü gibi korkan bir grup çokluğu engellemiştir. Yoksa 27 Mayıs’ın sivil ve asker bir bürokrasinin tertipli, durup dururken girişilmiş eseri olduğunu sanmak için hiçbir şeyi bilmemek, hiçbir şeyi anlamamak, her şeyi çarpıtmak lazımdır. DP büyükleri caymasalardı da seçimler 1960 Mayıs’ında yapılsaydı; kazanan kim olursa olsun, ordu kışlasından dışarı burnunu dahi çıkarmayacaktı. Tahkikat Komisyonu ile ülke tam bir karanlık içine atılmasaydı, ne halk, ne gençlik sokaklara dökülürdü. Bugünlerin Doğu Avrupa’sındaki kadar iktidar, sağduyu sahibi bulunsaydı da, Mayıs’ın 20’sinde, 25’inde “Buyrun seçime!” deseydi çok partili rejim kesinlikle kesintiye uğramayacaktı.

Ama işler 27 Mayıs’taki haline geldiğinde Türk ordusu ne yapacaktı? Tahkikat Komisyonu istibdadının sürdürülmesi için halka ve gençliğe, DP iktidarının emriyle silah mı çekecekti? Seçimsiz demokrasinin bekçiliğini mi yüklenecekti?

Yoksa bir seçime yol açmak için bu iktidarı oradan alacak mıydı?

27 Mayıs’ı doğru değerlendirmek için bunun cevabını vermek lazımdır.

İÇİNDEN VURULAN 27 MAYIS

Çok partili siyaset hayatımızın Tahkikat Komisyonu kuran sivil cuntacılara karşı da, 22 Şubatçı asker cuntacılara karşı da, “başka çare kalmayınca” harekete geçen kudretli bir garantisi bulunduğunu bilmek herkesin içini rahatlatmalıdır.

Sivil veya asker sergüzeştçiler haricinde… Dünün olduğu gibi bugünün de ve yarının da… Bu garantinin önleyici, caydırıcı etkisi bulunması için onun itibarına haksız toz düşürülmemesi lazımdır. Hakkı olan mevkide tutulmalıdır.

Tutulmalıydı.

Tutulmamıştır.

“27 Mayıs İsmet İnönü ve CHP için yapılmıştır” gibi deli saçmalarını kastetmiyorum. Bakınız adam diyor ki: “Türkiye’de demokrasiye geçiş İnönü’nün kendi isteğiyle olmamıştır. 1946’da Ruslar gelip Kars ve Ardahan’ı istemişler, biz de Amerika’ya dönüp Birleşmiş Milletler’e üye olmak istemişizdir. Birleşmiş Milletler Türkiye’de çok partili demokrasi olur ise ancak üye olabileceğimizi söylemiştir. DP’nin kurulmasına ondan sonra izin verilmiştir.”

Cehaletin –ve çarpıtmanın- böylesi!

Bir defa, Ruslar isteklerini ileri sürdürdükleri zaman Türkiye çoktan, bir yıldan fazla zamandır Birleşmiş Milletler üyesiydi. DP kurulmuştu, 21 Temmuz seçimleri bile yapılmıştı. Birleşmiş Milletler’e üye olma şartı ise çok partili demokrasi değil, mihver devletleriyle, yani Almanya ve Japonya ile savaş halinde olmaktı.

Böyle develerin hangi kamburunu düzelteceksiniz?

Fakat 27 Mayıs bir tek geçerli amaçla yapılmıştır. Seçime gitmeyi reddeden çok partili değil, tek partili seçim planlayan bir yönetime buna Türkiye’de yeşil ışık yakılmayacağını hatırlatmak için.

O zaman bunun “derhal sonuç”u, “derhal seçim”di. Tahkikat Komisyonu sorumlularından arındırılmış bir DP ile.

Bilir misiniz ki DP’nin kapatılmasına en fazla karşı çıkan, İsmet İnönü’dür? “Aklı evvel CHP’liler” bunun teşvikini el altından yaparlarken liderleri, sorumlu devlet yöneticilerine –askerlere- “Uymayın onlara, yapmayın bunu!” demiş, onlardan “Ne yapalım, karar adaletin!” diye, cevapların en saçmasını almıştır.

Çünkü, iktidarını uzatmak niyetine, kendilerine “misyon vehmetme” aşamasına biraz çabuk gelmişlerdir.

“PEYGAMBER BUYRUĞU”NDAN GERDEK HEYECANINA

Burada üç günlük aralı iki hatıramı daha anlatmalıyım.

O sırada Ankara’da, Mebusevleri diye bilinen semtin Ayten Sokağı’nda İnönü’lerle yan yana iki evde oturuyorduk. Bunun sebebi, “Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları”nda anlatılacaktır. İsmet Paşa’nın evindeki telefon çaldığı zaman ben orada, Paşa ile birlikteydim. Telefonu açan kimse “Cemal Paşa, Paşam ile görüşmek istiyor” dedi. İsmet Paşa benden, kendisine yardımcı olmamı istedi. Duyma güçlüğü çekiyordu.

Cemal –Gürsel- Paşa, İnönü’ye saygılar söyledi, ellerinden öptüğünü bildirdi. Emirleri kendileri için “Peygamber buyruğu” olacaktı. Hareketlerini ona bildirmemişlerdi, çünkü onlara engel olacağından endişe etmişlerdi.

İnönü sevgilerini belirtti. Çok vatanperverane bir harekette bulunduklarını ve demokrasinin onlara minnettar olacağını ifade etti. Kendisini ziyaret edecek ve tebriklerini sunacaktı. Ziyaret zamanı için “emir”lerini bekleyecekti.

“Emir” üç gün sonra geldi.

İktidarda oturanlar iktidarı sevmeye başlamışlardı.

Gürsel, İsmet Paşa’nın kendisini ziyaretinden sonra –beraber gittik, tabii ben özel kalemde oturdum, baş başa konuştular- komitedeki arkadaşlarına şöyle dedi:

“İnönü, hemen gerdeğe girmek için heyecanlı damat gibi…”

Gülenler oldu.

İsmet Paşa en geç üç ay içinde bütün partilerin DP dahil, katılmasıyla bir seçim yapılmasını lüzumunu anlatmıştı.

Gürsel anlamamıştı.

Yarın: 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbesi

METİN TOKER’İN NOT DEFTERİNDEN

14 MAYIS İNÖNÜ’NÜN, 27 MAYIS BAYAR-MENDERES’İN ESERİDİR (5)

10.05.1990

İdareye el koymalarından birkaç ay sonra Milli Birlik Komitesi adıyla çalışan 38 kişilik grup “orduyu adam etmek” misyonunu sırtında hissetti. Beş binden fazla genç subay emekli edildi.

27 Mayıs’ın temelindeki kuvvetlerden biri, ordu tedirgin etti. Ordu bünyesinden bir memnunsuzlar kütlesi doğdu.

Arkadan sıra “üniversiteyi adam etmek” misyonunun gerçekleştirilmesine geldi. İçinde profesöründen asistanına 142 öğretim üyesi bulunan bir heyet “tu-kaka” görüldü, işlerinden atıldılar. Aralarında aynı Milli Birlik Komitesi tarafından yeni anayasayı hazırlamakla görevlendirilmiş kimseler de vardır.

27 Mayıs’ın temelindeki kuvvetlerden diğer biri, üniversite tedirgin oldu. Üniversite bünyesinden bir memnunsuzlar kütlesi doğdu.

38’ler “basını adam etmek” amacıyla, bazılarının kullandıkları deyimle “Babıâli’den geçmek” üzereydiler ki görüş ayrılığı çıktı. Haziran’ın ilk günlerinde seçim için 23 Ekim 1960 tarihi düşünülüyor ve söyleniyordu. Bu tabii “derhal seçim” değildi ama, oldukça makul bulundu. Anayasanın ve Seçim Kanunu’nun hazırlanması, kurulacak Yüksek Adalet Divanı’nda çok partili rejimden kayma teşebbüsünün sorumlularının yargılanması işi vardı.

Fakat kendilerinde misyon vehmetmeye başlamışlardan bir kısmı “bütün Türkiye’yi adam etmeden” gitmeyi bir nevi görevden kaçma sayıyorlardı. Onları buna teşvik edenler de yok değildi. Mademki gelmişlerdi, kalacaklar ve misyonu tamamlayacaklardı.

An, bu “Türkiye’yi ihya etme” hastalığı”!

Hiç gitmemek taraftarı “14’ler” yurt dışına sürüldüler, ötekiler ayaklarını sürüye sürüye seçimleri hazırlamaya –ve ülkeyi yönetmeye- devam ettiler. Yeni bir anayasa hazırlamakla görevli bilim adamları da ayaklarını az sürüyor değildiler. Bir süre sonra onlara Yüksek Adalet Divanı da katıldı. Köpek ve bebek davalarıyla… Allah’tan bir kurucu meclis CHP’lilerin egemenliğinde oluşturuldu da 1961 Anayasası hayata geçirildi. Hiç olmazsa o kurtuldu.

Yassıada kararları arasında bulunan üç idamın bütün uyarılara rağmen ve bir kısım Silahlı Kuvvetler mensubunun baskısıyla ifnası 27 Mayıs’ın cilasından bir büyük kısmını daha alıp götürdü.

Seçimler ancak 1961 sonbaharında yapıldı. 1960 ilkbaharıyla 1961 sonbaharı arasında köprülerin altından çok su geçmişti.

27 MAYIS’A 12 MART DARBESİ

27 Mayıs’ta harcı bulunan bir takım daha, 12 Mart müdahalesiyle onun karşısına geçti. Çünkü 12 Mart müdahalesi, gerçekleşme tarzı dolayısıyla o takımın başına inen, devrin Başbakanı Nihat Erim’in deyimiyle “Balyoz” oldu.

12 Mart müdahalesi ordu içindeki iki grubun hesaplaşmasıdır. 1965’ten beri süren AP iktidarı sivil birçok “27 Mayısçı”ya “bu iş böyle gitmez” inancını vermişti. Bunlar ordu içinden kendilerine taraftar da bulmuşlardı. Aslında askerin bir kere kışlasından çıkmış olmasının doğurduğu çalkantı durulmamıştı. Talât Aydemir’in topladığı kuvvet, İsmet Paşa kayasına çarptığı için yetersiz kalmıştı. Şimdi iktidarda İsmet Paşa yoktu. Ordu içinden derlenecek bir grupla bu “tepeden inmeciler” yönetimi ele alabileceklerini hesaplıyorlardı.

Ama ordunun başındakiler, zaman zaman bazı oyunlara girmiş de bulunsalar artık rejimin sürmesinden yanaydılar. 12 Mart yaklaşırken iş “Kim evvel davranacak?” sorusuna dönüşmüştü.

Ordunun başındaki “meşruiyetçiler” daha önce hareket ettiler ve ötekileri topladılar.

12 Mart lüzumsuz çok acılara mal olmuştur. Onun için kendine çok düşman çekmiştir ve bunların içinde 27 Mays’ta harcı bulunan kimseler boldur. 12 Mart’ın getirdiği talihsiz anayasa değişiklikleri ise diğer “27 Mayısçı”ları rahatsız etmiştir. Bunların hepsi ağzı laf yapan aydınlardır. “Askeri darbe”lerin karşısında vaziyet alırlarken 27 Mayıs’ın kendine has özelliğini unutmuşlar, o yumurtayı da aynı sepete koymuşlardır. Böylece 27 Mayıs’a, amacı dolayısıyla zaten karşı bulunanların, ona başka nitelik vermek isteyenlerin, onu bir “milli iradeye karşı sivil-asker bürokrat tertibi”ymiş gibi gösterenlerin değirmenine, bilerek veya bilmeyerek su taşımışlardır.

SON 12 EYLÜL DARBESİ

27 Mayıs son, 12 Eylül’den “prestij darbesi” yemiştir. “Komünizmin panzeri islamiyettir” yanlış inancından da yola çıkan 12 Eylül sağ kanadın desteğine kendini muhtaç hissediyordu. Bu kanat kökenini “eski Demokratlar”dan alıyordu.

Hayrettir. Bunlar geçen yıllar içinde hiçbir şey öğrenmemişler, ama hiçbir şeyi de unutmamışlardır. Unutmadıklarının başında 27 Mayıs geliyordu. 12 Eylül’ün sanki o “fena askeri darbe”de kendisi “iyi askeri darbe” olduğu inancını vermek için giriştiği birtakım gösteriler 27 Mayıs’ı ordunun bile reddettiği gibi hava oluşturmada, belki istenmeksizin rol oynamıştır.

Gerçekten öyle mi? Gerçekten ordu, demokrasiyi korumada bir görev yapma olan 27 Mayıs’ı red mi etmektedir? Bu bir garantiyi, bir subabı ortadan kaldırmak değil midir? Bugünün ortamında bir 27 Mayıs, gündemde kesinlikte yoktur.

Çünkü buna lüzum yoktur.

Ama yarın gene, Türkiye’yi ihya etmekte olduğu zehabındaki bir adamın peşindeki, sokaktan geldikleri için sokağa dönmekten öcü görmüş gibi korkan bir grup çokluğu, seçim vadesi de geldiği halde “ben gitmem” diye tuttursa… Halkın demokratik haklarını kullanarak buna razı olmayacağını sokaklara çıkarak anlatmasını gene anlamazsa… Devletin bütün araçlarına el koyarak – artık radyo ikinci planda, birinci planda televizyon var – bir hanedan yönetimi milletin kaderi yapmak isterse… Nihayet bu halka ateş etme emrini verirse…

Kısacası, 14 Mayıs’ı gene rafa kaldırmaya kalkarsa…

Biz ondan nasıl kurtulacağız, lütfen söyler misiniz?

Bundan dolayıdır ki kırkıncı ve otuzuncu yıldönümlerinde, 14 Mayıs ile 27 Mayıs’ı gerçek yerlerine oturtmak, Türk milletinin tercihinin birincisi olduğunu belirtmek, ama eşyanın tabiatının, 14 Mayıs kapısı kapatılırsa 27 Mayıs kapısın açılması olduğunu – İsmet İnönü’nün deyimiyle – “hulüs ile” hatırlatmak 1990 Mayıs’ında, herkes için, başlıca görev olmalıdır.

Bu, askere değil, sivile bir sesleniştir.

Tarihten