Cumhuriyet, İsmet İnönü ve Camiler - 1923 - 1973

Cumhuriyet, İsmet İnönü ve Camiler – 1923 – 1973

1922’de Milli Mücadele’den hemen sonra,  Atatürk’ün isteği ile, Kurtuluş Savaşı sırasında düşmandan kurtarılan yörelerdeki cami, hayrat ve vakıflarda meydana gelen zararın tespiti için bir komisyon kuruluyor ve çalışmalar başlıyor.  Atatürk 1 Mart 1923’te yaptığı Meclis konuşmasında bir yıl içinde 126 tarihi cami ve mescidin onarıldığını söylüyor.

Kurtuluş Savaşı sırasında kaçan Yunan askerlerinin camilerimizi yaktığını ve çoğunu harap halde bıraktığını birçok kaynaktan biliyoruz.

Cumhuriyet kurulup  1927 yılına gelindiğinde  Türkiye’de, okulların iki katı, “14.425 okula karşılık, 28.705 cami” bulunuyor. Yeni kurulan cumhuriyetin planlaması içinde, ekonomik zorluklar nedeni ile ihtiyaç fazlası camiler saptanıyor.  1928, 1932 ve 1935 tarihli kanunlarla birbirine 500 metre yakındaki iki camiden birinin tasnif dışı bırakılmasına ve bunlardan başka amaçlarla yararlanılmasına karar veriliyor. Aynı zamanda , cemaati olmayan ve tamir olunamayacak kadar yakılıp yıkılmış , tarihi değeri olmayan camileri ve mescitleri boş bekletmek yerine onlardan bir şekilde yararlanmak ta amaçlanıyor..

İsmet Paşa düşmanlarının en sık kullandıkları iddia, İsmet Paşa döneminde camilerin yıkıldığı, satıldığı, ahır, depo, eğlence yeri  ve hatta son günlerde çıkan bazı kendini bilmezlerin söylediği gibi genelev yapılmasıdır. Bu iddia tamamen asılsızdır.

Cumhuriyetin tüm kurucuları ve İnönü  Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemini yaşamışlardı. İnönü’nün dedesi  1854, babası ise 1877 savaşlarında çarpışmışlardı. Kendisi de 1906 yılında okulunu bitirip yüzbaşı olarak ordudaki görevine başlamış ve  Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar 17 sene savaşın içinde yaşamıştır.  Bütün kurucular gibi Müslüman, dinine saygılı, dininin gereklerini yerine getiren bir ailede  büyümüştür.

17 sene ateşin içinde yaşayıp, Allah’ına güvenip, milletini vatanını kurtarmak için canını fedaya hazır kişilerin  dinlerine saygısızlık edeceklerini düşünmek bile  imkansızdır.

Atatürk, çıktığı yurt gezilerinde  bazı yerel yöneticiler tarafından eski eserlere gereken önemin verilmediğini görmesi  üzerine 1931 yılında Konya’dan hükümete bir telgraf çekiyor ve Hükümet bu konu ile daha sıkı bir şekilde ilgilenmeye başlıyor.  Yerel yöneticilerin kontrolü sağlanmaya çalışılıyor.

31.1.1934 tarihinde  “İmar hevesi yüzünden eski eserlerin yıktırıldığının görüldüğü” belirtilerek, “Bundan sonra Maarif Vekaleti’ne sorulmadan hiç bir eserin yıktırılmaması” isteniyor .

3.10.1935 tarihli genelgede  illerde idarecilerin ve belediye başkanlarının “ Vakıf eserleri haraptır diye çabucak yıktıklarının öğrenildiği, bu hareketi yapanların ağır mesuliyet altına girecekleri” belirtiliyor.

14.10.1936 tarihli bir genelge  ile “ Askerler tarafından kullanılırken eski eser niteliği taşıdıkları için Milli Savunma Bakanlığından alınan fakat bu defa Valilik onayı ile Ziraat Bankasına buğday ambarı yapılmak üzere verilen Diyarbakır Hüsreviye ve Behramiye Camilerinin boşaltılması ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün onayı alınmadan vakıf eserlerin ve diğer idarelere ait eserlerin amaçları dışında kullanılmamaları” isteniliyor.

1935’te Vakıflar Genel Müdürlüğünün bütçesine, cami tamirleri için 1 milyon liralık ek bütçe ayrılıyor.

1936 yılında CHP tarihi camilerin gelişi güzel tamir edilmemesi için bir “Fenni şartname” hazırlıyor ve cami tamirleri bu şartnameye gore yapılıyor.

1937 yılında Meclis’te Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesi konuşulurken İçel Milletvekili    S.Fikri Mutlu “ Suriye’de yaşayan bazı kötü niyetli kişilerin güya Türkiye’de camiler kapatılıyor, camiler yıkılıyor diye sürekli propaganda yapmakta olduklarını çok yakından işittik. Yeni Türkiye, memleketin imarı, irfanı ve daha birçok yenilikler uğrunda birçok para harcamak ihtiyacında olduğu bir devirde bulunuyor. Böyle bir devirde görüyor ve anlıyoruz ki, 300 bin lira yanlız camilerin tamirine sarf ediliyor. Oradaki hain düşüncenin havayı bulandırmak istediği gibi Türkiye’de camilerin kapatılmamış olduğunu buradan aydınlatmak istiyorum.” Bu konuşmada Vakıflar Genel Müdürü Rüştü B. 4000 küsur tarihi eser ve caminin tamir edildiğini söylüyor.

Cami tamir çalışmaları 1940’larda da devam ediyor. 31 Mayıs 1940’ta Meclis konuşmasında İstanbul Milletvekili Ziya Karamürsel ve Tokat Milletvekili Nazım Poroy  aralarında Mahmut Paşa, Sinan Paşa, Laleli, Hüseyin Ağa, Bayezid, Atik Ali Paşa, Mesih Ali Paşa Camiileri, Yeni Cami, Sokullu Camii, Azapkapı Camii gibi çok sayıda caminin tamir edildiğini belirtiyor.  Tokat Milletvekili Nazım Poroy da Çinili Camii ve Şemsi Paşa Camii’nin tamir edildiğini ekliyor.

Bu sırada Türkiye 2.Dünya Savaşı yıllarını yaşıyor. 1942 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın en alevli günlerinde Hitler’in orduları sınırımıza dayanıyor. İsmet Paşa İstanbul’un bombalanacağını tahmin ediyor. İstanbul’daki saraylarda ve müzelerde bulunan tarihi eşyaları, zarar görmemeleri için Alman uçaklarının menzil dışında kalan bölgelerdeki emniyetli binalara koymayı planlıyor.

İsmet Paşa düşmanın dini yerlerin bombalamayacağını tahmin ederek  Topkapı’daki bütün saray eşyalarını, padişahların tahtlarını, mücevherleri, kutsal emanetleri, Hazreti Muhammed’in sancağını, kılıcını, Hırkai Saadeti, Hazreti Osman’ın kanlı Kuran’ı Kerimi’ni, Atatürk’ün Samsun’da çıktığı tahta iskeleyi ve başka önemli eserleri tam 48 vagona yerleştirerek Niğde’ye gönderiyor.

Bu değerli eşyaları korumak için Topkapı Sarayı İkinci Müdürü Lütfü Turanbek başkanlığında 30 görevli, aileleri ve çocuklarıyla birlikte Niğde’ye gitiyor. Bu değerli eşyalar Niğde’de Ak Medrese, Sarı Han ve Ulukışla’ya yerleştiriliyor ve  etrafına nöbetçi askerler yerleştirilip kimse içeri alınmıyor.

Bu olay her dönemde İsmet Paşa düşmanları tarafından, İsmet Paşa Niğde’deki camilerin kapısına asker koyup halkın içeri girmesini önledi  diye  İsmet Paşa’nın aleyhine kullanılmaya çalışılmıştır.

En nihayetinde bu konu CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in 8.11.2012 tarihli ve 7/9232 numaralı, 2.Dünya Savaşı sırasında Niğde’de bazı camilerde, Topkapı’daki kutsal emanetlerin korunması hakkında verdiği soru önergesine Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın verdiği cevap ile kapanmıştır.

“2.Dünya Savaşı nedeniyle Topkapı Sarayı Müzesi, Türbeler Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzelerinden bazı eserlerin Niğde’ye koruma amaçlı gönderildiği bilinmektedir. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğünce tespit edilen kayıtlara göre kutsal emanetler, hazine, gümüş, silah, porselen, kütüphane ve arşiv bölümlerine ait kıymetli eserlerin içi ve dışı çinkolu, bazılarının içi bölmeli özel yapılmış 391 sandık içine yerleştirilerek Müdür Yardımcısı Lütfü Turanbek maiyetindeki bir ekip ile Niğde’ye gönderilmiştir. Sandıklar içindeki bu eserlerin Niğde’de Ak Medrese ve Sarı Han’a yerleştirildiği, burada kaldıkları sürece Müdür Yardımcısı Lütfü Turanbek ve maiyetinin eserlere refakat ettiği ve savaşın bitmesinin ardından 1947 yılında eserlerin ilgili müzelere iade edildiği arşiv kayıtlarında yapılan inceleme neticesinde belirlenmiştir.”

Niğde bölgesi ile ilgili Mart 2019 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Osmanlı döneminde Niğde’nin köylerinde yapılan 40’ı aşkın kilisenin varlığına dikkat çekerek, “Azınlıkların Yunanistan’a gitmesi ve yerine Lozan Anlaşması ile gerçekleşen mübadele ile Yunanistan’dan gelen Müslüman Soydaşlarımızın yerleştirilmesi sonrası köylerde camii olmaması nedeni ile kiliseler camiye çevrilmiş ve halen ibadete açıktır” demiştir. Gürer, Fertek camiinin halen ibadete açık olduğunu ve  1925 yılında Yeni Caminin Kilise iken camiye çevrilmiş olduğunu söyleyerek, “Bu dönüşüm, halkın ibadet yeri isteği üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan İsmet İnönü imzası ile gerçekleştirilmiştir. Halen Niğde Merkez’de Yukarı Kayabaşı Cami, Hançerli Köyü Cami, Kumluca Köyü Cami, Kavuklu Köyü Cami, Aktaş Kasabası Cami, Yeşilburç Köyü Cami, Ovacık Köyü Cami, Çarıklı Köyü Cami, Tırhan Köyü Cami kilise iken Cumhuriyet ile camiye dönüştürülmüştür” diye eklemiştir.

1959 yılında Hayati Tabanlıoğlu’nun tasarladığı Çankaya Merkez Camii İnönü’nün yaşadığı Pembe Köşk’ün alt sokaklarından birindeydi. Camiinin arsasının bulunması ve inşaatı ile Mevhibe İnönü yakından ilgilenmiş ve katkı sağlamıştı. Ama bunu kimseye söyleme ihtiyacını hissetmemişlerdi. Olay yıllar sonra o sıralar Devlet Bakanı olan Saffet Omay’ın hatıralarını anlattığı sırada ortaya çıkmış ve basına yansımıştı.

İsmet Paşa ömrünün sonuna kadar inancını kimsenin önünde gösteriş olarak sergilememiş, saygılı ve Allah’ına inanan ve güvenen  bir Müslüman olarak yaşamıştır.  Eşi Mevhibe Hanım dinine bağlı, Allah’a inancı tam bir insandı. İsmet İnönü ve eşinin yatak odalarında, yataklarının başında “Allah’ın Dediği Olur” yazılı bir çerçeve vardır. Bu yazıyı tesadüfen İnönü’nün odasına çıkan usta gazeteci Mete Akyol ve usta fotoğrafçı Hüseyin Ezer  görüp fotoğrafını çekip yayınlayınca İsmet Paşa çok kızmış ve uzun müddet  ikisi ile  konuşmamıştı.

Mehmet Şevket Eygi, 1966 yılında Yeni İstiklal gazetesinde vatandaşlara bir çağrıda bulunarak, “CHP döneminde yıkılan, satılan, kiraya verilen, depo ve müze yapılan camiler hakkında resim, yazı ve bilgi’’ göndermelerini istedi ve gelen yazı ve resimlerin bir kısmı Yeni İstiklal gazetesinde yayınlandı. Bu resimleri kimlerin nasıl çekip gönderdiği ise sır olarak kalmıştır.

“CHP, Tek Parti, İsmet Paşa camileri kapattı” iddiasına 1966 yılında bizzat İsmet İnönü “Benim dönemimde camiler kapatılmamıştır” diye cevap vermiştir.

Bu iddialar Kurtuluş Savaşı döneminden beri ,milletin dini duygularını istismar ederek bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin  oluşumuna  ve devamına karşı gelmeye çalışanların  boş çabalarından başka bir şey değildir.

İsmet Paşa Birinci Dünya Savaşında Arap Yarımadasındaki şeyhleri, Osmanlı Devleti ile nasıl oynadıklarını, İstanbul Hükümetinin şeriata dayanarak Milli Mücadelenin karşısına çıktığını, kurtarıcıları fetva yolu ile ölüme mahkum ettiğini,  devletin tarikatlar karşısında nasıl aciz duruma düştüğünü  görmüştü.

İsmet Paşa  din düşmanı olmamıştır.  Din adamlarının “fetva” kisvesi altında siyasal rol oynamalarının düşmanı olmuştur. Vatanın kurtuluşu savaşını verirken böyle din adamlarının kendi boyunlarına, vatan haini suçlaması ile idam fermanı asmasını yaşayan biri olarak laiklikten başka bir hayat tarzını benimsememesi  normal değil midir?  Ismet Paşa din adamlarının siyaset yapmalarına ne kadar karşıysa dini inançların siyasette istismarına , kullanılmasına da o kadar karşıdır. Atatürk’ün ölümünden sonra  arkadaşları arasından “Paşam , şu dinciliğe biraz hoşgörü göster, laikliği o kadar katı anlama. Millet seni baştacı eder” diyenler olmuştu. Yeni Cumhurbaşkanı, Milli Şef bunu şiddetle reddetmiştir. Bunu anlatırken “ Ben dincilik yapmasını bilmez miyim? Alasını bilirim” diye gülerdi. Sonra arkasından ciddiyetle eklerdi:  “Ama ben bir ucundan gevşettim mi, her şey çorap söküğü gibi giderdi”.

İsmet Paşa’nın camileri kapattığı ve dinine saygısızlık yaptığı iddiaları tamamen yalandır. Bu konuda kim ne söylerse söylesin her zaman olduğu gibi “Gerçeklerin her zaman su yüzüne çıkmak gibi kötü bir huyu vardır”.

Kaynak:

Sinan Meydan – Cami Yalancıları – Sözcü Gazetesi  5.3.2018  

Metin Toker-  İnönü’nün Atatürkçülüğü Milliyet Gazetesi  27.12.1980

İnönü Vakfı –  Hazine Avcıları ve Niğde Camileri

Mete Akyol   – Allah’ın Dediği Olur

http://www.omedyam.com/gurer-koylere-camiiler-cumhuriyet-ile-acildi-119421/