Hazine Avcıları ve Niğde camileri - 1942

Hazine Avcıları ve Niğde camileri – 1942

CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in 8.11.2012 tarihli ve 7/9232 numaralı, 2.Dünya Savaşı sırasında Niğde’de bazı camilerde, Topkapı’daki kutsal emanetlerin korunması hakkında verdiği soru önergesine Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın verdiği cevap:

“2.Dünya Savaşı nedeniyle Topkapı Sarayı Müzesi, Türbeler Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzelerinden bazı eserlerin Niğde’ye koruma amaçlı gönderildiği bilinmektedir. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğünce tespit edilen kayıtlara göre kutsal emanetler, hazine, gümüş, silah, porselen, kütüphane ve arşiv bölümlerine ait kıymetli eserlerin içi ve dışı çinkolu, bazılarının içi bölmeli özel yapılmış 391 sandık içine yerleştirilerek Müdür Yardımcısı Lütfü Turanbek maiyetindeki bir ekip ile Niğde’ye gönderilmiştir. Sandıklar içindeki bu eserlerin Niğde’de Ak Medrese ve Sarı Han’a yerleştirildiği, burada kaldıkları sürece Müdür Yardımcısı Lütfü Turanbek ve maiyetinin eserlere refakat ettiği ve savaşın bitmesinin ardından 1947 yılında eserlerin ilgili müzelere iade edildiği arşiv kayıtlarında yapılan inceleme neticesinde belirlenmiştir.”

Bu cevap, günümüzde yayılmaya çalışılan, İsmet İnönü’nün ibadet yerlerini kapattığı, depo yaptığı, önüne asker dikerek halkın içeri girmesini engellediği, din düşmanı olduğu söylentilerine de cevaptır.

Ayrıca bu cevabın konusu bu sene vizyona giren 2014 ABD yapımı George Clooney’nin yönetmenliğini üstlendiği “ Hazine Avcıları “ filmi ile de benzerlik göstermektedir. Film İkinci Dünya Savaşı döneminde geçiyor. Bir romandan beyazperdeye uyarlanan filmde, bir grup tarihçi ve sanat uzmanın bir araya gelmesiyle oluşan ekip, Naziler tarafından ele geçirilen ve her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan önemli sanat eserlerini kurtarmaya çalışıyor. Filmin başrollerini ise Matt Damon, George Clooney ve Cate Blanchett paylaşıyor.

İsmet İnönü’nün baş aktörü olduğu bizim filmimizde ise İnönü her zamanki ileri görüşlülüğü ile eserler Nazilerin eline geçmeden önlem alıyor. Filmimiz şöyle:

1942 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın en alevli günlerinde Hitler’in orduları sınırımıza dayandı. Türkiye’ye girip girmemekte kararsızlardı. İsmet Paşa Trakya’da Çakmak hattını kurmasına rağmen İstanbul’un bombalanacağını tahmin ediyor bu nedenle de savunmayı Ankara’nın dışında yapmayı düşünüyordu. İstanbul’daki saraylarda ve müzelerde bulunan tarihi eşyaları, zarar görmemeleri için Alman uçaklarının menzil dışında kalan bölgelerdeki emniyetli binalara koymayı planlıyor.
İsmet Paşa düşmanın dini yerlerin bombalamayacağını biliyordu. O nedenle bütün saray eşyalarını, padişahların tahtlarını, mücevherleri, kutsal emanetleri, Hazreti Muhammed’in sancağını, kılıcını, Hırkai Saadeti, Hazreti Osman’ın kanlı Kuran’ı Kerimi’ni, Atatürk’ün Samsun’da çıktığı tahta iskeleyi ve başka önemli eserleri tam 48 vagona yerleştirerek Niğde’ye gönderdi.

Bu değerli eşyaları korumak için Topkapı Sarayı İkinci Müdürü Lütfü Turanbek başkanlığında 30 görevli, aileleri ve çocuklarıyla birlikte Niğde’ye gitti. Eşyalar ve görevliler, tehlike tamamen geçene kadar Niğde’de kaldılar. Bu değerli eşyalar Niğde’de Ak Medrese, Sarı Han ve Ulukışla’ya yerleştirildi. Tarihi binaların etrafına nöbetçi askerler yerleştirildi. Kimse içeri alınmadı ve konudan kimseye bahsedilmedi.

1943 yılında İnönü Adana’da Churchill ile buluşmak üzere Ankara’dan trenle yola çıktı. Tren Niğde’de durdu ve uzun süre bekledi. İsmet Paşa tarihi eşyaları görmek üzere 3 binayı da teftiş etti. Sarı Han’da Tunabek’e sordu: ‘Asker nöbetini aksatmıyor, içeri kimseyi almıyor değil mi? Gözüm arkada kalmasın’.

Filmimiz burada sona eriyor.

İnönü bu olaydan hatıralarında da, tuttuğu günlüklerde de bahsetmedi. Onun devlet adamı kimliği her zamanki gibi ön plandaydı.

2014 yılında bu olayın, kurucusu olduğu Cumhuriyet’in yetkilileri tarafından, kendisini din düşmanı gibi göstermeye çalışmakta kullanılacağını bilse her halde güler ve tek bir kelime söylerdi. “Maskaralar!”.

Aslında kutsal emanetleri İsmet İnönü’nün ilk kurtarışı da değildi. (1)

Lozan Konferansı’nın birinci döneminin sonunda, 25 Ocak 1923 oturumunda İngiliz temsilcilerden M. Ryan, Türkiye’den ayrılmış olan ülkelerden alınıp götürülmüş eşyanın geri verilmesi konusunda antlaşmaya bir madde konulmasını istedi. Özellikle 1917’de Medine’de Peygamber’in kabrinden alınarak İstanbul’a götürülen hazineleri kastediyordu. M. Ryan, Fahreddin Paşa’nın o zaman bu hazineleri götürürken savaştan sonra geri vereceğini söylediğini, ancak bu sözün yerine getirilmediğini, hazinelerin hâlâ İstanbul’da olduğunu söyledi. M. Ryan, İngiltere’nin kutsal emanetleri iki nedenle geri istediğini belirtti: 1. Hicaz Kralı’nın kendilerine başvurup hazinelerin geri verilmesini istediği için… 2. Büyük bir İslam devleti olan İngiltere’nin, kendi Müslüman uyruklarının haklı alınganlıklarına saygı gösterdiği için…

M. Ryan, Hicaz Kralı’nın bu hazineleri Türkiye’den geri istemesinin “yalnız hakkı değil, aynı zamanda görevi” olduğunu belirtti. Peygamber’in kabrini süsleyen bu armağanların çoğunun -bunların İstanbul’a götürülmesini istemeyecek olan- Hint prenslerince verildiğini iddia etti. Bu nedenle Türk Temsilci Heyeti’nin, bu armağanların Hicaz Kralı’na geri verilmesine razı olması gerektiğini belirtti. İngiltere’ye Fransa da destek verdi. M. Bargeton, büyük bir İslam devleti olan Fransa’nın da kutsal emanetlerin eski yerine konulmasını istediğini söyledi.

Bunun üzerine söz alan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, kutsal emanetlerin dinsel kurallara tabi olduğunu, dinsel kararları ise ancak İslam bilginlerinin ve halifenin verebileceğini belirterek bu konunun burada görüşülemeyeceğini söyledi. Ayrıca halifenin, kutsal yerlerin hizmetçisi ve koruyucusu olduğunu belirtti. Devletlerin, dinsel konularla siyasal konuları birbirine karıştırmamalarını istedi. Böylece henüz laik olmayan Türkiye’nin bir temsilcisi, İngiltere ve Fransa’ya laiklik dersi verdi.

Ryan, direnmek istedi. Bu hazinelerin kutsal niteliklerine rağmen “dinsel şeyler” olmadıklarını, “maddi şeyler” olduklarını hatırlattı. Ayrıca padişahların, kutsal yerlerin koruyucularını atayan fermanları “halife” sıfatıyla değil, “hükümdar” sıfatıyla imzaladıklarını söyledi. Şükrü Kaya, bunun doğru olmadığını belirtti. (Seha L. Meray, Lozan Konferansı, Konferanstaki Görüşmelerin Tutanakları ve Belgeler, Büyükçekmece Belediyesi, C. 2, s.153, 154).

27 Ocak 1923 cumartesi oturumunda İngiltere adına, bu sefer Lord Curzon, kutsal emanetleri geri istedi. L. Curzon, I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya’ya götürülmüş İtalyan sanat eserlerinin geri verilmesi için büyük çaba harcandığını, Almanya’nın da götürdüğü sanat yapıtlarını Belçika’ya verdiğini belirterek sözü kutsal emanetlere getirdi. “1917’de Medine’de, Türk askeri makamları, Peygamber’in kabrinden, bütün Müslümanların çok saygı gösterdiği bir takım eşyayı alıp İstanbul’a götürmüşlerdir” dedi. Müslüman hacıların, Peygamber’in kabrindeki bu değerli eşyaları görmeye alıştıklarını belirterek, Türk Temsilci Heyeti’nin bunların geri verileceği konusunda herhangi bir güvencede bulunmamasını “çok üzücü bir şey” olarak adlandırdı. Bu eşyaların, Peygamber’in kabrine her ulustan Müslümanlarca gönderilen bağışlar olduğunu, bu nedenle bu bağışların dünya durdukça kabrin duvarları üzerinde veya yanında kalması gerektiğini; Medine, Hıristiyan Müttefik devletlerce işgal edilmiş olsaydı belki bunların buradan alınıp götürülmesinin anlaşılabileceğini, oysa durumun böyle olmadığını belirtti. Dünyanın her yanından Medine’ye gelen Müslüman hacılar için, Peygamber’in kabrinin, daha önce burada bulunan hazinelerden yoksun bırakılmış olmasının “hüzün ve üzüntü verici” olduğunu söyledi. L. Curzon, İsmet Paşa’dan, Türkler İstanbul’a yeniden girerken, beş yıl önce Medine’den alınan hazineyi Medine’ye geri gönderecekleri konusunda güvence istedi.

İsmet Paşa da tıpkı Şükrü Kaya gibi bu tartışmanın Türk Temsilci Heyeti’ni aştığını söyledi. Bu konunun Lozan’daki hiçbir temsilci heyetin yetkisi içinde olmadığını, yalnız halifenin tekelinde olduğunu belirtti. Halife’nin Mekke ve Medine ile ilişkisinin “din alanına girdiğini” ve yabancı hükümetleri ilgilendirmediğini söyledi. İsmet Paşa, “Halifenin haklarının ve ayrıcalıklarının siyasal görüşmelere konu olamayacağını” belirtip konuyu kestirip attı.İsmet Paşa’nın bu tavrı L. Curzon’u öfkelendirdi. “Türkler söz konusu eşyayı alıp götürmeye yetkiliyseler, geri getirmeye de yetkilidirler” dedi. Sonra şaşkınlığını itiraf edercesine, “İsmet Paşa bu hazinenin halifenin emrinde olduğunu anlatmak istemektedir. Bu tez daha önce hiç öne sürülmemişti. İslam dünyası da bunu hayretle karşılayacaktır…” dedi. (Meray, age, s. 48,49).

Konu o gün kapandı. Bir daha da açılmadı. İsmet Paşa, Lozan’daki ‘Kutsal Emanetler Savaşı’nı kazanmıştı.İngiltere’nin konunun dinsel boyutunu öne çıkarması büyük bir hataydı. Nitekim görüşmeler sırasında bu hatadan dönmek isteseler de artık çok geçti. Türk heyeti; Şükrü Kaya ve İsmet Paşa bu hatayı çok iyi değerlendirip kutsal emanetlerin geri verilme isteğini reddettiler.

(1) Kaynak: İsmet İnönü, Lozan’da ‘Kutsal Emanetler Savaşı’nı böyle kazandı. Sinan Meydan Sözcü Gazetesi 25.12.2017